Anlamak - Bilmek kelimelerine ne kadar vakıfız
Anlamak ve Bilmek kelimeleri her ne kadar birbirleri ile benzer gibi gözükselerde mana da ayrılmaktadırlar.
Bilmek daha çok öğrenme ile alakalı iken; anlamak ise bilmekle beraber hissetmeyi,düşünmeyi,inanmayı de ele alır.
Dolayısıyla bilen ve anlayan insanın davranış biçimleride farklı olur.
Görev yaptığım zamanlarda Atatürk kimdir adı altında 10 maddelik ifadelerin ezberletilmesi istenmişti. Papağan gibi mahiyetimizdeki insanlara ısrarla ezberletmeye çalışıyorduk.
Yıllar sonra anladım ki aslında biz Atatürk'ü anlatmıyor; ondan nefret ettiriyormuşuz.
Atatürk'ü bilmek için anlamak gerekir. Anlamak için onu tanımak gerekir.
Şunu biliyoruz; nerede doğdu, annesi babası kim kaç yılında öldü. Bizi düşmanlardan kurtardı. Şu tarihte öldü.
İşte bu zahmetsiz bir biyografik bir bilgi.
Okullarda da ilave olarak yaptığı savaşlar, gösterdiği kahramanlıklar, devrimleri, ilkeleri vs.
Bu tanımak değil ancak bilmek olur.
Sonra ne olmuş :
Türk ulusu, Atatürk'ün gerçek şahsiyetini ne kadar benimsediyse, onu toplum şuurunda ve şuuraltında bir çeşit efsane-varlık hâline de getirmiştir. Yaşarken ve ölümünden sonra milletimizin ona verdiği hüviyet, tıpkı Oğuz Kağan yahut Malazgirt kahramanı Alparslan gibi, gerçek bir insanınkinden çok, efsane bir kahramanın hüviyetidir.
Dolayısıyla Atatürk ile aramızda bitmeyen bir uçurum oluşmuş , vermek istediği mesaj ise bu uçurumda hapsolmuştur.
Sonra ne olmuş ;
on milyonlarca Çinlinin ölümüne sebep olmakla suçlanan maoyu,kominizmin kuramsal kurucusu Karl Heinrich Marx ı veya İran ideolojilerini örnek almış vatandaşlarımız türemiş...
Sonra ne olmuş;
Farklı ideolojiler farklı ananeleri doğurmuş,
Örf ve adetlerimizde, gelenek ve göreneklerimizde azalmalar meydana gelmiş.
Sonra ne olmuş diye devam etsek bu yazının sonu gelmez...
Netice de farklılıklar oluşmuş,tahammülsüzlük boy göstermiş,saygı-sevgi azalmış içimizde terör eksik olmamış.
Oysa şu söz ne kadar anlamlı:
" Mutluluğu uzaklarda arayanlar kokulu bir çiçek bulurum ümidiyle başları havada gezen insanlara benzerler ki ; ayakları altında çiğnedikleri papatyaların asla farkına varmazlar. "
Atatürk hayatı ile yaşamı ile sözleri ile bizleri ne kadar bildiğini değil anladığını ifade etmiş , ispatlamış. Çözümleride bildirmiş.
Bakınız;
Türk İstiklâl Savaşı, yalnız Atatürk'ün hayatında değil, Türk ulusunun da tarihinde âdeta bir mucizedir. Bu savaş, Türk'ün bütün imkânlardan ve savunma vasıtalarından mahrum bırakılsa bile, başında kendisine inanan ve kendisinin de inandığı bir lider bulunduğu takdirde nasıl bir iman, azim ve fedakârlıkla kendisini kurtaracak imkân ve vasıtaları oluşturabileceğini dünyaya göstermiştir.
Türk ulusunun vicdanında bulunan hürriyet, vatanseverlik ve kahramanlık duygularını çok iyi sezmiş olan M.Kemal Atatürk, İstiklâl Savaşı denen mucizeyi gerçekleştirirken kendine göre bazı yöntem ve prensipler uygulamıştır.
Karşısında parçalanmış bir vatan, yorgun ve uçurumun kenarında bir ulus vardır. Bu ulusu harekete geçirmek için her şeyden evvel "ulusal birlik ve beraberlik" sağlanmalıdır. Ulusa dayanmadan, birlik ve beraberlik sağlanmadan, bütün maddî ve moral güçler birleştirilmeden, yaşama kabiliyetini canlı tutmadan başarılı olmak imkânsızdır.
Atatürk bu görüşünü;
"Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." şeklinde dile getirmiştir.
Fakat bu azim ve karar,tek başına yeterli değildir. Hâkimiyet iradesi ve kurtuluş kararı, ancak mükemmel bir organizasyon ile sağlanabilirdi.
Yine bunun içindir ki, Atatürk; "Yalnız fikirler ve nümayişler (gösteriler) büyük gayeleri hiçbir zaman kurtaramaz. Bunlar ancak milletin bağrından fiilen doğan ortak kudrete dayanırsa kurtarıcı olur."(Nutuk) demektedir.
İşte, "Kuvâ-yı Milliye ruhu" denilen ruh budur. Bu ruhla ulusal birlik sağlanmış, ulusal bir devletin temeli atılmıştır.
Sonuç olarak :
İşte milleti ile özdeşleşen bir insan ve sonucunda Türkiye Cumhuriyeti.
" İki Mustafa Kemal vardır biri ben diğeri halkın içinde yaşattığı Mustafa Kemaller idealidir.
Analar nice Mustafa Kemaller doğurmayacaklarmı...
Türlü zorluklar,imkansızlıklar altında memleket için neler yapılabileceğini yılmadan kendi benliğinde göstermiş göstertmiştir.
Son günlerde adını sık sık duyduğumuz Ergenekon meselesi ise tamamen Atatürk'ün Gençliğe Hitabesini hatırlatmıyor mu sizce.
Şimdi biz nerdeyiz ve onu ne kadar tanıyoruz.
ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Mustafa Kemal Atatürk